3.10.2016

Erix Frommdan qeydlər (birinci hissə)





Bu yaxınlarda Erix Frommun “Psixoanaliz və Zen buddizm” kitabını oxuyub qurtardım. Kitab Freydin psixoanalizləri ilə Zen buddizmi qarşılaşdırır və həmçinin zəmanəmizin insanını təsvir edir. Kitabın ortalarından başlayaraq (sonlarına doğru daha çox) Fromm öz təcrübələrindən və psixanaliz sistemindən danışmağa başlayır. Kitabın mənim üstümdəki təsirini nəzərə alaraq, ordan götürdüyüm qeydləri sizinlə də paylaşmaq istədim. Ancaq gərək türk dilində oxuya bilməyənlər məni bağışlasın, çünki kitab türk dilindədir və mənim tərcüməçilik qabiliyyətimi (oxu – qabiliyyətsizliyimi) nəzərə alsaq, kitabı tərcümə etməklə korlamaq istəmədim.


“...Bazı dikkatli gözlemciler çağımızda bir bunalımın varlığıyla, bu bunalımın yapısı konusunda tam bir uyuşma içindeler. “Huzursuzluk” , “çağın hastalığı” , “hayatın donuklaşması” , “insanın otomatikleşmesi” , “insanın kendinden, çevresinden ve doğadan yabancılaşması” olarak nitelendirilerek anlatılmaya çalışan işte bu bunalımdır. Değer sırasında yaşama, mülkiyetten daha alt sıraya geçti, sahip olma var olmanın üstüne çıktı. Batı kültürünün kökleri eski Yunan ve Musevi kökleridir. Bu her iki kültürde de amaç insanı mükemmelleştirmekti. Günümüzün insanına gelince, insanın mükemmelliği yerine maddesel şeylerin mükemmelliği, onların nasıl daha mükemmel yapılabileceği konusundakı bilgiler başlıca ilgisini oluşturuyor. Batılı insan duygulanmak yeteneğini tıpkı bir içe kapanık ruh hastasında olduğu gibi yitirmiştir. Bu nedenle kuşkudan, ruhsal yıkıtnıdan ve tasadan kendini kurtaramıyor. Hala mutluluk, bireycilik, özgür girişim gibi ezberlenmiş basma kalıp lakırdılar ediyor, ama aslında hiç bir amacı yok. Niçin yaşadığını, bütün bu çabalarının amacının ne olduğunu sorun bakalım. Yanıt bulmakta güçlük çekecek. Bazıları çoluk çocuğu için yaşadıklarını söyleyebilir, ötekiler yaşamın keyfini çıkarmaktan, bir başkaları para kazanmaktan söz edebilirler ama gerçekte hiç kimse niçin yaşadığını bilmiyor: yalnızlıktan ve güven yoksulluğundan kendilerini kurtarmaktan başka hiç bir dilekleri yok.
    Bugün üyelik ödentisi veren kilise üyelerinin sayısının gelmiş geçmiş her dönemden daha çok olduğu, din konusu üzerine yazılmış kitapların en çok satan kitaplar arasına girdiği ve her dönemdekinden daha çok sayıda insanın Tanrıdan söz açtığı bir gerçek. Ama bütün bu din alış verişi yalnızca derinlemesine maddeci ve dine karşı olan bir tutumu gözlerden saklamaya yarıyor. Bu tutum Nietzshenin ünlü “Tanrı öldü” sözlerinde dile getirilmiş olan on dokuzuncu yüzyılın dine karşı olan eğilimine ideolojik bir tepki olarak gelişen ve güvensizlikten kurtulma ve kurulu düzenle uyum içinde olma isteminden nedenini alan bir davranış olarak değerlendirilebilir. İçten bir dinsel davranış olarak hiç bir gerçekliği yok.”

“İnsan kendi içindeki bilinçdışı güçlere üstün gelmek, onları denetim altına alabilmek için öncelile onları farkedip, ayırt edebilmeliydi.”

“Yüzyılın başında ruh hekimine gelen hastalar görünür hastalık belirtilerinden şikayeti olan kimselerdi. Kolu felçli olan, ya da sudan, yıkanmaktan korkmak gibi saplantıları olanlar ve bunun gibi kendilerini kurtaramadıkları başka saplantılardan zorunlu olanlardı. Daha açıkçası hekimlerin kullandıkları anlamda hastalığı olanlardı: normal diye adlandırılan kimseler gibi toplumsal işlevlerini yerine getirmelerine hastalıkları engel olan kimselerdi. Bunlara benzer şikayetleri olanların tedavi konusundakı düşünceleri de hastalık konusundakı düşünceleriyle aynı doğrultudaydı. İstedikleri şey hastalık saydıkları belirtilerden kendilerini kurtarmaktı: iyileşmekten anladıkları şey, hasta olmamaktı. Onlar orta derecede sağlıklı bir kimse ne kadar sağlıklıysa, o kadar sağlıklı olmak istiyorlardı: ya da belki şöyle de söyleyebiliriz, toplumumuzda yaşayan sıradan kimselerden daha çok huzursuz, daha çok mutsuz olmak istemiyorlardı.
   Bunlar bugün de deva aramak için psikanaliste başvuruyorlar ve onlar için psikanaliz, hastalık belirtilerinden kurtulmalarını, toplum içindeki işlevlerini üstlenebilmelerini sağlayabilecek bir tedavi yöntemidir. Ama bir zamanlar psikanalistin müşterilerinin çoğunluğunu oluşturan bu kimseler şimdi azınlığa düşmüşlerdir. Belki bunların sayısını eskisiyle karşılaştırınca salt sayı olarak bir azalma görülmeyebilir ama toplum içinde görev yapabilen, genellikle kabul edilen anlamda hastalığı olmayan, gene de yukarıda sözünü ettiğimiz “çağın hastalığından” , “huzursuzluktan” , “içten içe donuklaşmadan” yakınan çok sayıda yeni tür hastayla karşılaştırınca onlara oranla sayıları azalmıştır. Bu yeni “hastalar” sızlanma nedeninlerinin tam olarak ne olduğunu bilmeden psikanaliste geliyorlar. Bunalım içinde olmaktan, uykusuzluktan, evlilikte mutsuzluktan, işlerini sevememkten ve bunlara benzer birçok güçlüklerden yakınıyorlar. Genellikle şu ya da bu belirli güçlüğün tek sorunları olduğunu ve eğer o güçlüğü yenerlerse sorunlarının çözümleneciğini sanıyorlar. Gerçekte bu hastalık sorunlarının bunalım, ya da uykusuzluk, evlilikteki, işlerindeki falan sorunları olmadığını anlayamıyorlar. Bu çeşitli yakınmalar aslında şöyle ya da böyle belirli bir güçlükten sızlanan çeşitli kismelerin kültürümüzün izin verdiği oranda açıklayabildikleri çok daha derinde yatan bir şeyin bilinçlerine ulaşabilen dış görüntüleridir. Yakınmaların gerçek ortak nedeni, insanın kendinden, çevresindeki insanlardan ve doğadan yabancılaşmasıdır: Yaşamın parmaklarının arasından kum gibi akıp gitmekte olduğunun: yaşamadan ölüp gideceğinin, bolluk içinde yaşanan yaşamın bile sevinçten, kıvançtan yoksun olduğunun farkına varmış olmasıdır.”


...ardı növbəti yazıda...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Axtar